Ahlaksızlıkları Epstein’ce ortaya saçılanlar

Ahlaksıza göre ahlak belirlenmez.

Milyonlarca Epstein dosyası, yalnızca bireysel suçların değil, küresel ölçekte güç, para ve ahlaki çürümenin nasıl iç içe geçtiğinin karanlık bir envanteri gibi duruyor. Bu belgeler, “kim yaptı?” sorusuyla beraber, “kimler görmezden geldi?” sorusunu da sorduruyor. Asıl rahatsız edici olan da tam burada başlıyor. Gizlendi sanılan günahların daha dünyada iken ortaya dökülmesi, her şeyin ayan beyan ortaya çıkacağı öte dünyanın röntgenini de bizlere sunuyor.

Mana maddeye hep üstün gelir. Yunan mirası olan modern Batı, Hristiyan düşüncesinde insan, eşya ve hadiselerin yerini; İslam düşünce dünyasında ise insan, kâinat ve Allah alır. Bu nazarla baktığımızda, Kur’an her geçen gün gençleşiyor. Nasihat ve ikazları ile bize hep yol göstermeye devam ediyor. Sapkınlıktan bir türlü kurtulamayan insanlığa hep ışık tutmaya devam ediyor. En’am 6/131 ve Enfal 8/33 ayetlerindeki ikaz, manşetlerden, haber bültenlerinden, sosyal medyadan tüm argümanlarla duyurulacak kadar dikkat çekici!

“‘Kıyametin kopup kopmaması, kâinatın devam edip etmemesi noktasında asıl belirleyici olan husus; insanlığın İslâm’a ittiba etmesi yahut ona isyan etmesidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Rabbin, halkı hakikatten ve Allah’ın kendilerinden ne istediğinden habersizken herhangi bir memleketi zulümle helâk edecek değildir” buyurulmakta; yine, “Ey Rasûlüm! Sen aralarında bulunduğun müddetçe Allah onlara azap edecek değildir. Senin yolunu takip edip sünnetine uyanlar var olduğu ve insanlar yaptıklarına pişmanlık duyup bağışlanma dilediği sürece de Allah onlara toplu bir azap etmeyecektir” anlamındaki ayetlerle bu hakikatlere dikkat çekilmektedir.’”

Bir milyarderin klasik istihbarat operasyonlarında “bal tuzağı” (honey trap) denen bir yöntemle dünyayı ateşe vermesini ve arkasındaki global aklın neler yapabileceğini hayretle ve dehşetle izliyoruz. Yüzlerce, dünya kamuoyuna mal olmuş ismin nasıl bir bohemlik içine düştüğünü, sınır tanımaz bir şekilde alçaldığını ve ahlaki olarak sükût ettiğine şahit oluyoruz. Batı veya Doğu fark etmeksizin, ahlaksızlığın dünyayı sardığını bir kez daha üzülerek ve kahrolarak gözlemliyorum. Batı dünyasının da kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini; erdemler ve etik değerler etrafında yeniden politikalarını, ilkelerini yeni bir Rönesans’la yenilemesi gerektiğini çok açık bir şekilde anlıyoruz. Bugün Batı toplumlarında insanların mal varlığı artsa da öz varlıkları hızla azalıyor.

İnsanın dünyayı algılayış biçimi, sadece zihinsel bir çerçeve olarak kalmaz; doğrudan davranışlarına, tepkilerine ve seçimlerine sızar. Bu bakımdan ahlak, soyut ilkeler bütünü olmaktan çok, gündelik hayatta nasıl hareket ettiğimizde görünür hâle gelir. Yani ahlak, kitaplarda yazılı olandan ziyade, insanın eylemleriyle kendini açığa vurur.

“Ahlak” kavramının “huy” ile bağlantısı, onun sonradan eklenen bir maske değil, karakterle iç içe bir yapı olduğunu gösterir. İnsan, yaratılışında taşıdığı eğilimlerden hangisini beslerse, davranışlarını da o yönde şekillendirir. Kalp burada merkez konumdadır; ahlakın asıl mekânı kalptir. Ancak kalp durağan değildir: şartlara, tercihlere ve alışkanlıklara göre yön değiştirir. Bu yüzden kalp iyiliğe de yurt olabilir, kötülüğe de. Hangi tarafın güçleneceği ise insanın pratikte neyi seçtiğiyle belirlenir.

Günümüzde doğusu ve batısıyla insanlık topyekûn fasit bir daire içerisinde. İnsanlık, bir taraftan baş döndüren teknolojik gelişmeler ağında; bir taraftan da bedeni arzularını tatmin için yaptığı her hamle ile ruhundan ve özünden uzaklaşan hezeyanları ve cinnetleri yaşıyor. Zira ruh fakirliği ve sefilliği, insanı özünden uzaklaştırıyor; her kalıba girebilen bir kopukluğa ve köleliğe sürüklüyor.

Bugünlere şahitliğimiz çok önemli. Tanıklık etmek, vicdanları da göreve çağırıyor aslında. Bunca kirlenmişlik içerisinde iyi kalabilmek, temiz ve iffetli olabilmek çok daha değerli hâle geliyor. Erdemlilik, insanlık kalesini yeniden inşa edecek yegâne vicdani harçtır.

Bu kadar ahlâksızlık karşısında ahlâklı olmaktan başka yolumuz olamaz.

Scroll to Top